07 05 2015

VAKARSIZ MUHABBET OLMAZ

 1915’te Selanik’te Türklerin yaşadığı yukarı mahallede dünyaya geldi. Annesini hiç tanımadığını, babasının ise o henüz çok küçükken vefat ettiğini söylerdi. Hayatı ile ilgili sırları vardı onun. Annesi de ölmüş müydü? Yoksa eşini kaybettikten sonra evlenip gitmiş miydi bilmiyoruz. Ona anne yokluğunu hissettirmeyen sevgili teyzesiyle ilgili hatıraları vardı fakat anne ve babasından bahsetmezdi. O doğduğunda Selanik Osmanlı idaresinden çıkmıştı. Şehrin kendisini güvende hissetmeyen Türk sakinleri göç yoluna koyulmuş, türküyle tarih düşüldüğü üzere ‘Selanik ıssız kalmıştı.’ Doğduğu şehri hatırlamıyordu. İstanbul Suriçinde Pazartekke’deki eski bir camii onun hatıralarının ilk mekanı idi.Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rumeli’nden akan göçmenler şehrin camilerine yerleştirilmişti. Hiç olmazsa bir çatının altındaydılar. Memleketten tanış biliş beş on Selanikli aile de Pazartekke’deki bu eski camiyi yuva edinmişlerdi. Zeminde eski halılar, tavanda sıvası dökülmüş kubbe… İçecek su vardı, memleketlerinden getirmiş oldukları üç beş kuruş para da… Süleyman, teyzesi, teyze çocukları ve ailesinden başka kadınlarla birlikte bu camide hemen hemen üç yıl geçirdi. Kuru bir dal gibi zayıftı teyzesi. Üstündeki eski elbiseleri karası solmuş bir ferace ile örten, anne kadar müşfik, anne kadar sıcak bir kuru kadın… O camide geçen yıllara dair hatıralarını dinledim. Hani bir koyun girmişti caminin içine… Kadınlar sağa sola çocukları salmış, sahibini aramışlardı. Çocuklar boş gelmişlerdi. Koyunun sahibi yoktu. Camiyi yuva edinmiş kadınlardan birisi aylardır et yüzü görmemiş çocuklarına yedirmek i&cced... Devamı

07 05 2015

İBRAHİMCE KONUK SEVMEK

                                     Sana İbrahim ‘in saygın konuklarının haberi geldi mi? Hani yanına geldiklerinde ‘selam’ demişlerdi. O da selam vermişti. (Kur’an 51- 24) Doğunun öyküsü Kenanlı bir çobanın sofrasında başlar… Gelip geçen herkesi güler yüzle ağırlayan, geniş gönüllü, cömert bir bilgedir bu çoban. Hakk’ı bir bilen, Rabbinden başkasına eğilmeyen, salih bir çocuk dileyen, peygamberlik şeceresinin gövdesi kutlu bir adamdır o. Bütün semavi kitaplar onun âlicenaplığını anlatır. Cömertlik ve konukseverliği semadan konuklar celbeder hanesine. Onu kutlu yapan, hali hazırda milyonlarca inanmış insana her gün ‘nasıl bereketlendirdiysen İbrahim ve ailesini… İşte öyle bereketlendir… Muhammed, ailesi ve onun ümmetini’ (1) duasını ettiren işte bu özelliğidir. Halil-ür Rahman İbrahim’dir o. Binlerce yıldır yaratıcıya varmak için yol arayan insanlığın önünde yürüyen İbrahim’den bize kalan bir değerdir konuğa saygın davranmak. Selamına mukabele etmek, ikram etmek, hoşnut kılmak… Dünyanın her dilinde ‘konuk’ kelimesi vardır. Dünyanın her yerinde ‘konuk olmak’ aşağı yukarı aynı anlam ifade eder. Fakat doğuda bu kavramın ilahi çağrışımları da bulunmaktadır. Doğuda hangi dinden olursa olsun konuk bir yanıyla semavidir, bir yanıyla kutsaldır. Beraberinde bereket getirir, ev sahibini muteber kılar. İbrahim, gökten haber getiren melekleri nasıl karşıladıysa, insanlık binlerce yıldır konuklarını öyle karşılamaktadır. ‘Hoş geldiniz’ diyerek, Safalar dileyerek… Hem hanenin, hem ... Devamı

20 04 2015

ÇERKES KÜLTÜRÜNE SON BİR YAŞAM ALANI

  Çerkes Kültürüne Son Bir Yaşam Alanı   Kültür insanlığın ortak malıdır. Hangi toprakta neşvünema bulmuş olursa olsun, değil mi ki insanın ürünü, o halde insanlığa aittir. Dünyanın bir köşesinde solan bir renk, bütünün ahengini bozmaktadır. Unutulan her kültürel değer insanlığın hafızasını eksiltmekte, geçmişini unutturmakta, insanlığı kötürüm bir yaşlı durumuna düşürmektedir. Bu yüzden binlerce yıllık süreçte oluşan değerlerin yok oluşunu izlemek bir katliamın seyircisi olmak kadar acı verici. Çerkes kültürüne ait değerlerin de bu etsitiseyle birlikte yok olması tehlikesi zaman geçtikçe kendisini daha fazla belli etmektedir. Yeryüzünün dört bir yanına dağılmış Çerkes halkının zihinlerinde yıllardır hapsolmuş bir şekilde duran Çerkes dili iletişim dili olmaktan çıkıyor. Yeryüzünde sadece bu dille iletişim kurabilen insan sayısı çok çok az. Yeryüzündeki her Çerkes anadilinin dışında bir başka dil de biliyor ve daha çok bu ikinci dille iletişim kuruyor. Edebiyat dili olarak kullanıldığı alan, iletişim dili olarak kullanıldığı alandan daha küçük.   Çerkes dili ve Çerkes Kültürünün dijital çağda varlığını koruması çok ciddi emekler gerektiriyor. Bir şekilde bu kültürün varlığını sürdürmesi, bu dilin iletişim dili olma vasfını devam ettirmesi aydın insanlarımızın ortak kaygısı. Şimdiye dek bu kaygılarla çok ciddi projeler üretildi. Diasporanın kitleler halinde anayurda dönmesi düşüncesi bunlar arasında çözüm olabilecek tek yoldu. Fakat bununla birlikte zaman gösterdi ki anavatandan uzakta geçirilen yüz kırk yıl, Çerkes di... Devamı

07 03 2015

BİR EHL-İ KİTABA MERSİYE - DERVİŞZADE İSMAİL EFENDİ HAZRETLER

Benim ondan çok zamandır haberim vardı, ama tanışmamızın vesilesi Teşkilat Refik oldu. Refik Amca’ya ulaşamamaktan yakındığım yazı üzerine bana birlikte çektirdikleri bir fotoğrafı gönderip sanal dostları arasına eklemişti. Sonra Türkiye’nin en güzel partisi olan Kitap Sevenler Partisinde uzaktan uzağa selamlaşmaya, atışmaya, muhabbetleşmeye başladık. Yazışmalarımıza bakıyorum, çekingen çekingen selamlaşmışız önce, sonra kitap yazar muhabbeti başlamış. Derken bir bahar mevsiminde Mehmet Varış onu yanına takmış, Ali Ayçil’le birlikte Silivri’ye gelmişler. Hastalığın izi vardı yüzünde, ellerinde iki koltuk değneği. Gençliğine, uzun boyuna, yapılı gövdesine yakışmayan iki koca koltuk değneği, o koltuk değneklerine yakışmayan güleç bir yüz… Ne güzel muhabbet etmiştik o gün, ne çok gülmüştük. Dostluğumuzun kalan vadesinde başıma kakıp durduğu üzere masadaki balığı en çok ben yemiştim. O ise bütün Karadenizliler gibi önündeki balığı yemeyi becerememişti. Ayrılırken nasıl mültefit gülümsemişti bana ‘Çocuk gibisin!’ diye. Çocuk gibi oluyordum çocuk gibi adamların yanında. Bir çocuğu yargılar gibi yargılasın Allah’ım onu da. İki oyun arkadaşı gibi kaynaşmıştık. ‘Ahir ömrümde senin gibi bir dostum oldu !’ diye onurlandırırdı beni. ‘Kardeşim !’ derdi. İltifatlar ederdi. Tanıyan bilir, iltifatına mazhar olmak zor işti Dervişoğlu’nun. Adamın hatasını kaldırıp pat diye yüzüne vururdu. Yanımdaki adama ‘Bu da yanaşman mı?’ dediydi. Kitap Sevenler Partisinde despot, antidemokrat, Makyavelist bir idareci rolündeydi. Canını sıkanı sanal arkadaşlığından çıkarır, onu da sağda solda anlatırdı. Kiminin Çepniliğini, kiminin Ergenekonc... Devamı

17 09 2014

İKİ MEZARTAŞININ ÖYKÜSÜ

İlkinin adı Hristos’tu… Muhtemelen bundan yüz yıl kadar önce ölmüştü. İlginç bir öyküsü vardır tanışıklığımızın. İlginç, tesadüf dolu bir öykü… Anlatmasam olmaz. . . . Benim hatırladığım yıllarda Çantaköy heyelan sebebiyle iki kilometre güneydeki yeni yerine taşınmıştı. Boşaltılmış olan eski köy ise zamanın donup kaldığı bir eski zaman gravürünü andırıyordu. Geçmişteki görkemli devirlerin izleri olduğu gibi duruyordu o zamanlar. Ahşap konakları, Leyla Çeşmesi, Ayrılık pınarı, kilisesi, şaraphanesi, taş döşeli yolları ile özenli bir film seti görünümündeki bu köyün yüz yıl önceki halini tahmin etmek zor değildi. Tıpkı Cumalıkızık, Safranbolu, Beypazarı, Odunpazarı gibi kendine özgü kimliğiyle her sokağı, her evi nakış nakış işlenmiş bir masal diyarı idi aslında. Sultanahmet’teki Soğukçeşme sokağı ile yarışacak güzellikteki bu köyden geriye hiçbir şey yok artık. Korkunç bir vandallığa terk edilen köyde birkaç duvar, birkaç çoban kulübesi ve incir ağaçları kaldı. Konaklar kaldırılıp bir başka yere götürüldü sanki, taş döşeli yolların üstüne toprak serildi, çeşmelerin suyu kesildi. Kartaca nasıl yok edildiyse öyle yok edildi Çanta.  Sekiz yıl önce bu yıkıntıların arasında yaşayan Anadolulu bir çoban ailesinin dramını duymuştuk. Kaza geçirip felç kalmış bir adamcağız ile kendisini eşine adamış bir kadının öyküsünü öğrenmek için birkaç arkadaşla birlikte kalkıp yıllar sonra Eski Çantaköy’e gittik. İçeri buyur edildiğimiz yıkık evin kapı eşiğinde ayağımı bastığım kırık mermer parçasında okudum adını. S&u... Devamı

05 09 2014

BOŞNAK BAHÇE'DE ÖLÜ BİR DENİZ

Önce can eriği, sonra kiraz, ardından biz yeni yetmelerin sevdaları gibi çekine çekine gelirdi yaz. Yeşil sabahlara alışır ve her gün biraz daha soyunurduk kabanlarımızdan hırkalarımızdan. Gece olunca kaçmazdık rüzgardan. Varyemez’in Kahvenin arkasından başlayıp denize inen falezler boyunca şehrin bittiği yere kadar uzanan mahalle gırnata keman sesiyle canlanırdı. Okul yolu daha bir şenlenirdi sonra. Ceplerimizde misketler şıkırdardı. Denize önce karpuz kabuğu düşerdi sonra biz… Yaz gelince ders kitaplarını atıp Çizgi romanlarımızı alırdık elimize. Ağabeyim amcaoğlum ve mahallenin çocuklarıyla birlikte bizim evin arkasından denizin maviliğine uzanan gündöndü tarlalarının içinden geçip yar başına gelirdik. Denize dimdik inen falezlere ‘Yahudi yarı’ derdi eskiler. Hani şekercinin gencecik oğlu ile Yahudi kızı Ester’in yetmiş yıl önce kendisini attığı uçurumun başından gülümseyerek bakardık önümüzdeki pırıltılı maviliğe. Boşnak Bahçe’ye inen keçiyolundan tutunarak, atlayarak iner. Sonra saçları sarı bir kızın yeşil eteğinden, terli göğsünden, yumuşak ellerinden dökülürcesine bir kucak şamatayla, kahkahayla düşerdik suya. Çiçekler düşerdi bizimle birlikte maviliğe. Kimi esmer, kimi sarı, kimi Çingene, kimi Balkanlı bir sürü çiçek. Kasabanın çocukları denizin tuzunu burada tadardı önce. İlk kulaç ve dalma denemeleri burada yapılır, suyun üzerinde yatma becerileri burada kazanılırdı. Su sığdı çünkü. Belimizi geçecek kadar ilerde bütün haşmetiyle bugün olduğu gibi dururdu ‘Ortakaya’. İki çocuğun aynı anda oturabileceği büyüklükteki bu kayanın üzerinde ne balta girmemiş ormanlar vardı, ne vahşi y... Devamı